Güncel:
Aytunç Altındal kimdir? Hayat hikayesi ve kitapları
 1945 yılında İstanbul’da doğdu. Bugüne kadar 16’i telif 11’içeviri 27 kitabı, 400’den fazla da makalesi yurtiçi ve yurtdışında yayınlandı.

1969-71 seneleri arası Gurnsey Writer’s School’da, 1977 senesinden itibaren ise Fransa Sorbon Üniversitesi Fransızca Eğitim bölümünde tahsil gördü.

1977’de Havass Yayınlarını, 1980 yılında ise Süreç Yayınlarını kurdu ve Süreç dergisini çıkardı.

1983’de İsviçre’de MODUS VİVENDİ Kültür Merkezi’ni kurarak 10 yıl yönetti.

1989 yılında Rusya’da Kültür Danışmanlığı görevini yaptı.

1992’de İngiltere Edinburg’taki INTERNATIONAL ACADEMY FOR EUROPEAN AND CHRISTIAN STUDIES akademisinde PROJECT ACADEMIC BOARD (Akademik Proje İdari Heyeti) üyeliğine seçildi. Aynı yıl İngitere’de yayınlanan THREE FACES OF JESUS (Üç İsa) adlı kitabı dünyada yankılar uyandırdı. Daha sonra (1993) Rusça’ya çevrildi.

1993’te INTERNATIONAL SOCIETY FOR THE STUDY OF EUROPEAN IDEAS (Uluslararası Avrupa Düşünce Çalışmaları Topluluğu) Bilimsel Kuruluna üye oldu. Aynı yıl Avusturya’nın GRAZ şehrindeki KARL – FRANZ Üniversitesi tarafından düzenlenen EUROPEAN SECULAR LEGACY (Avrupa’nın Laik Vasiyeti)adlı uluslararası konferansta Oturum ve Bölüm Başkanlığına seçildi.

1995’te merkezi New York’ta bulunan CARNAGIE COUNCIL ON ETHICS AND INTERNATIONAL AFFAIRS örgütüne davet edilen, ilk ve tek Türk Konuşmacı oldu.

Aynı sene, New York’ta Birleşmiş Milletler bağlantılı GLOBAL FORUM OF SPIRITUAL AND PARLIAMENTARY LEADERS ON HUMAN SURVIAL (İnsan Yaşamından SorumluRuhani ve Siyasi Liderler Global Forumu’nda) INTERNATIONAL ADVISOR COMMITTEE yani Uluslararası Danışman üyesi oldu.

Ünlü Fizikçi Isaac NEWTON’un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını da yayınlayan Altındal, Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” adlı eserinin de yapımcılığını üstlendi.

     

 

PAPA VE VATİKAN DENDİĞİNDE AKLA İLK GELEN TÜRK AYTUNÇ ALTINDAL'IN RESMİ KİŞİSEL TARİHİ

 

“Babamdan kalan paraları efendi gibi yedim”

 

Aytunç Altındal… o, hakkında türlü rivayetlerin yapıldığı bir araştırmacı, KGB ajanı, sansasyon meraklısı, Tapınak Şövalyesi… Aytunç Altındal'a aslında kim olduğunu merak edenler için kişisel tarihini anlattırdık.

 

Aytunç Altındal gölgesi bol bir yazar. Altındal için KGB ajanlığından “sansasyon meraklısı profesyonel tartışma programı konuğu” tanımlamasına kadar pek çok farklı yorum yapıldı. Kuşkusuz onu en iyi tanıyan kişi kendisinden başkası olamaz. Ancak bazı detaylar vardır ki: resmin tamamı değilse bile bir kısmını ele verir. Çünkü anılar gölgesi bol olanların kimlikleridir.

 

Altındal'ı ofisinde ziyaret ettik. Ona ne iş yaptığını değil, sahip olduğu anıları sorduk, söyleşiye başlamadan “Anılarını mezara götüren adamlardan değilim ama mezara götüreceğim anılarım da var elbette” diyerek ilk mesajını verdi. Biz aldırmadan sorduk: İsimler önemlidir. İsminizin hikayesi nedir?

 

Cevabı direkt aktarıyoruz: “benim adım Aytunç değil Aytun. Yargılandığım duruşmalardan birinde hakim “ne biçim ismin var, böyle isim mi olur? Ermeni misin sen? Dedi. Bende hayır değilim, ispatı da burada deyip pantolonumun fermuarını indirdim. Hakim bey mahkemeye hakaretten iki buçuk sene daha verdi. sonra kendime “hakikaten Aytun'u anlamıyorlar. Aytun'u Aytunç yapayım” dedim. Ama şu var: yurt dışındaki kitaplarımın çoğu da Aytun Altındal imzalıdır.”

Ve fotoğraflara bakmaya başlıyoruz… Altındal siyah beyaz bir fotoğraf gösterirken “bakın Teşkilat-ı Mahsusadır bu. Şu şapkalı olan meşhur Ajan Nuri, yakışıklı adamdı. Şu da babam” diyor. Biz de kinayeli bir biçimde sormaya devam ediyoruz.

 

Babanız ne iş yapıyordu?

Rantiye(Gülüyor)

 

Rantiye derken…

Doğru, rantiye büyük bir laf. Geliri vardır; onu yer, yaşar…

 

Siz de rantiye misiniz?

Değilim. Ben kalan paraları yedim efendi efendi. Dolayısıyla çok keyifli bir hayat geçirdim…

 

Tabi burada bir parantez açmak gerek. Kendi deyimiyle “palavra” bir aile değil onunki. Altındal'ın babası Beşiktaş kulübünde futbol oynamış aynı zamanda Haysiyet Divanı Başkanlığı yapmış. Annesi Fatma hanım ise ev hanımı. Fatma Hanım ve Cavit Bey'in en küçük çocuğu. Şimdi hayatta olmayan iki ablası ve hala sağ olan bir ağabeyi var.

 

Aytunç Altındal bugün 62 yaşında. Üç çocuğu, bir torunu, 30 kitabı(11'i çeviri 19'u telifli) ve yaklaşık 400 makalesi var. Tabii bir de internet sitelerinde şahsına girilmiş sayısız “entry”.

 

Bu yorumları hatırlattığımızda saçlarıyla aynı renk olan kır bıyıklarını düzeltiyor. Dudaklarını hafifçe oynatarak: “Türkiye'nin en karanlık ve esrarengiz adamı olduğum rivayet ediliyor. Bu yorumun kısmen doğru tarafları olabilir belki. Ama bir anı cimrisi de değilim diyor. Ve mezara götürmeyeceği anekdotları ölçülü bir cömertlikle anlatıror.

 

ÜÇÜNCÜ CUMHURBAŞKANI CELAL BAYAR'DAN EN ÖĞRENDİ?

  “Hafızamda Celal Bayar'a dair çok anı var. Celal Bayar'ın benim çok sevdiğim öyle bir tarafı var ki onu hep anarım. Başkaları benimle aynı fikirde midir; bilmem. Celal Bayar inanılmayacak kadar inatçı bir insandı. Kendi doğru bildiğinden şaşmazdı. Zaten mahkemelerde de kimseyi dinlemedi. Hakime “sen ne bilirsin? Benim yarı yaşımda bir adamsın. Nereye mahkum etmek istiyorsunuz beni? İdamsa yazın bitsin gitsin” diyen oydu. Böyle bir adamdı, o komitacıydı. Komitacı en demek? Teşkilatçı demek. Yani gizli örgüt adamıydı Celal Bayar. Dolayısıyla “Celal Bayar'dan en öğrendiniz? Hafızanızdaki yeri nedir?” derseniz “ağzımı sıkı tutmayı öğrendim” derim. Ağzını sıkı tutacaksın. Özellikle de kadınlara karşı bantlayacaksın çeneni. Salaklık edip kendini yere göğe sığmaz adam haline getireceğim diye konuştun mu ayvayı yersin. Kelleyi de kaybedersin. “siz kelleyi hiç kaybettiniz mi der gibi bakıyorsunuz söytyle="border-style: none; border-width: medium">
     
leyeyim ben hiç kaybetmedim kelleyi.”

 

HALİDE EDİP ADIVAR'IN SANTRANÇTA YENDİĞİ ERKEKLER

  “Halide Edip'le 1961 yılında tanıştık. Bizleri, yani gençleri diyeyim, anlatması gereken olaylar olduğu zaman evine davet ederdi. Ne anlatırdı diyecek olursanız? Tarih yada günün koşullarında gelişen olaylar diyelim. Sonra sıkılırdı. Ve bazen satranç oynardık. Onu tanıyanlar bize “her kadın erkekten üstündür.sakın unutmayın ve Halide Hanım'ı kızdırmayın demişti. Bu ne demek? Kural şudur; Halide Hanım'la satranç oynayacaksınız, çetin bir mücadele veriyormuş gibi görüneceksiniz. Ama nihayetinde yenileceksiniz. Tabi çaktırmadan yapacaksınız bunu. Bende o zaman satrançta İstanbul ikincisiydim. Arkadaşım Vakur da birinci. Adam akıllı oynasak, olmaz. Şöyleyiz, “Efendim ah ah bu hatayı nasıl yaptık. Üstün kadınlık işte bizi mahvettiniz.” O zaman keyiflenirdi. Yoksa masayı kafana geçirir. Halide Edip tanıdığım en küfürbaz kadındı. Ve onun için kadın her zaman haklıdır, müthiştir, üstündür. Onun için en genç erkeği bile yenmek zorundadır ki, ruhen tatmin olsun.”

 

UĞUR MUMCU'NUN KİTABI HOLLYWOOD FİLMİ OLABİLİR Mİ?

  “Uğur, arkadaşımdı. Sakıncasız oyununda beraber çalışmıştık ‘Papa Mafya Ağca' kitabını Hollywood'daki tanıdıklarıma anlatmıştım. Onlarla konuşurken bunun filmini yapalım dedim. Kabul ettiler. Enteresandır, malum Amerikalılar Ağca'yı Papa'yı bile oynatırız demişlerdi. Uğur ölmeden bir hafta önce beraber yemek yedik. Oan bunları anlatmıştım. Uğur'un kitabının 15-20 sayfalık sinopsisi gerekiyordu. Bu işi konuşmuştuk. O gün oradan ayrılırken “Aman Uğur azıttı bu adamlar artık. Ne yapacaksın? Koruma tedbir için yeterli mi? Gibilerinden konuştum. “Abi bir yelek, bir tabanca var işte” dedi. Ama orada ettiği bir sözü hiç unutmam. Şöyle demişti: “adam kafaya koydu mu Kennedy'i öldürüyor. Uğur Mumcu'yu dinler mi bunlar? Uğur'un esamesi okunmaz”. Ve Uğur maalesef bir hafta sonra haince öldürüldü.”

 

KABATAŞ ERKEK LİSESİ'Nİ AZ KALSIN YAKIYORDU

  “Kabataş Erkek Lisesi'nden önce Haydarpaşa Lisesi'ne gidiyordum. 1960… karışık zamanlar… öğrenci hareketleriyle yürüyüşlere katılınca Haydarpaşa Lisesi'yle irtibatım kesildi. Kabataş'a başladık. O sırada Adnan Menderes'in idam olayı var. Biz de bu idamı protesto etmek istiyoruz. Biz kimiz? Ben ve Vakur(soyadını söylemeyeyim). Düşünüp duruyoruz. Öyle bir reaksiyon yapalım ki, tepkimizi ortaya koyalım. Tabii o zamanlar “Menderes'in kılına dokunanı bilmem ne yaparız” diye atıp tutanlar da var. Tabii burası Türkiye, kimseden bir hareket gelmedi. Sadece biz iki gariban okulu yakmaya teşebbüs ettik(gülüyor). Yani polis bize iftira attı durumu filan değil. Lise ikiye gidiyoruz. Dersler bitti okul boşaldı. Elektrik kontağı yapıp yakacağız okulu. Vakur benden iki yaş büyüktü, elektrikten anlardı. Bu işi yapmaya teşebbüs ettik. Yaparken de yakalandık. O da ayrı bir hikaye. Bizim sınıftan bir arkadaşımızın babası başkomiserdi. Bizim Vakur ağzından kaçırmış ona. O da babasına söylemiş. Armut gibi yakalandık. Tabii yakalanınca bu feci işin arkasında bizim gibi iki lise öğrencisinin olması kimsenin aklına yatmadı. 27 Mayıs, askeri ihtilal zamanı kim inanır buna?

  Oysa benim için durum şuydu: Menderes, babamın geçmişteki pozisyonu gereği evimize gelirdi. Bizim bütün aile İttihat ve Terakki'liydi. Menderes'ten hoşlanmazlardı. Ama ben öyle değildim. O koskoca Başbakan'dı. Bize geldiğinde “Aslan oğlum” diyerek başımı okşardı. Tabii bende doğal olarak etkilenirdim onun bu samimi tavrından. Sonra Menderes'i o durumda Yassıada'da görünce çok koydu bana. Üzüldüm… Şimdi “ iyi ki Kabataş'ı yakmamışız” diyorum. Yazık olurdu, çok güzel bir bina.

 

ALTINDAL'IN KALBİNİ KİM YAKTI?

  “Birinci eşim yaktı kalbimi. Carol… ona çok aşık olmuştum. Tabii bunun nasıl bir budalalık olduğunu da o öğretti bana. Aşk meşk diye bir şey olmadığını, bir kadın açısından aşk denilen meselenin aslında çocuk olduğunu ve bu durumda erkeğin çok da önemli olmadığını Carol sayesinde öğrendim. Ama o çok güzel bir kadındı. Okullardan da kovuldum evliliklerimden de. Haklı gerekçelerle kovdu hanımlar beni hayatlarından. Düşünüyorum, iyi de ettiler…

  Yıl 1973, kitaplardan dolayı davalarım var. Komünizm propagandası ve orduya hakaretten yargılanıyorum. Bir gece ertesi sabah yapılacak duruşmada tutuklanacağımı öğrendim. Avukatım ise “merak etme. Her şey yolunda. Beraat edeceksin” diyor. O gece yurt dışına kaçmaya karar verdim. Trenle gidecektim. Yerim hazırdı. O zaman birlikte olduğum kız arkadaşım “bu gece yemeğe çıkalım mı? dedi. O çok saf ve temiz bir insandı. Hala da öyledir. Benim bu davalardan pek de haberdar değildi. Tutuklanma olayımı filan hiç bilmiyor. Neyse “sana önemli bir şey söyleyeceğim” dedi. Ben de “söyleme belli ki sen hamilesin. Ve belli ki bir kızın olacak. Adını emine koy. Ama ben bu gece yurt dışına gidiyorum. Onu bir süre göremeyeceğim” dedim. Ve gittim. Kızımı ilk kez 10 ay sonra Paris'te gördüm. Dokuz yıl sonra da annesiyle evlendim.”

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Facia ile biten eğlence!
Günün en acı haberi Adana'nın Seyhan ilçesinden geldi. Dün gece dışarı çıkan 4 arkadaş sabaha karşı...

Haberi Oku